Anadolu’da toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değildir.
Toprak anadır. Besler, öğretir, dönüştürür.
Cimem (buğday sapı) örücülüğü, bu anlayıştan beslenen kadim bir Anadolu zanaatıdır. Hasat sonrası geriye kalan buğday sapı, kadınların ellerinde yeniden hayat bulur; tarımsal üretim ile gündelik yaşam arasında güçlü bir bağ kurar. Sap, bir artık değil; toprağın bilgisini taşıyan bir hammaddedir.
Cimem’in toprakta başlayan üretim süreci, kök boya ve bitkisel liflerle kurulan doğal ilişkiyle tamamlanır. Üretim mevsimle ilerler; aceleye gelmez. Her parça, hem el emeğinin hem de toprağın döngüsünün izlerini taşır. Cimem örücülüğü, buğdayın yalnızca meyvesine değil, geride bıraktığı izlere de değer verir. Hasattan sonra kalan sap yeni formuna işlenirken bu süreçte toprağa ait olmayan hiçbir unsur yer almaz. Üretim, fazlayı çoğaltan; görünmeyeni görünür kılan gerçek bir sürdürülebilir dönüşüm pratiğidir.
BİZ, kooperatif olarak bu zanaati yalnızca korumayı değil, yeniden üretilebilir ve sürdürülebilir bir yaşam pratiği haline getirmeyi amaçlıyoruz. Kadın emeği güçlenip kıymeti ortaya çıkarıldığında, bilgisinin değer kattığı alanların toplumsal ferahı artırdığına biliyoruz. Özellikle deprem bölgesinde, Hatay’a özgü bu kadim bilginin güncel yaşamın parçası haline gelmesi; ekonomik, kültürel ve duygusal bir onarım alanı açacağına inanıyoruz.
Kimi zaman bu teknikle Japonya’daki sap zanaatları arasında bir bağ kurulur. Hatta halk arasında, bu tekniğin çok seneler evvel Japon bir buğday sapı örücüsü tarafından Hatay’a kazandırıldığı anlatılır. Aslında bu anlatılar ve benzerlikler hiç de şaşırtıcı değildir. İnsanlar binlerce yıldır toprakla kurdukları ilişki içinde medeniyetlerini örerken, benzer sürdürülebilir tekniklerin izini sürmüşlerdir. Bu nedenle söz konusu benzerlik, bir köken iddiasından çok kültürler arası sezgisel ve gurur duyulası bir yakınlık olarak okunur. Japonya’da olduğu gibi, burada da amaç toprağın verdiğini tüketmek değil; bilgiyle işlemek, değerle taşımaktır.
Çimem örücülüğünü bugünün dünyasında yaşatmak, geçmişi korumaktan öte, onu geleceğimize dahil etmektir.